............../OĞUZ ATAY

>> 01 Şubat 2010 Pazartesi

"neden bana yaşamasını öğretmediler?neden bana,bizden bu
kadar,gerisini sen bulup çıkaracaksın dedikleri zaman isyan etmedim?
hayata atılmak gibi bir çılgınlığı nasıl yaptım?insanların dünyasına
atılmayı nasıl göze aldım?ben insan değildim ki."

Read more...

Priscilla, Italo Calvino

>> 29 Ocak 2010 Cuma

Tout nous appelle a la mort; la nature, comme si elle etait presque envieuse du bien qu'elle nous a fait, nous declare souvent et nous fait signifier qu'elle ne peut pas nous laisser longtemps ce peu de matiere qu'elle nous prete, qui ne doit pas demeurer dans les memes mains, et qui doit etre eternellement dans le commerce: elle en a besoin pour d'autres formes, elle le redemande pour d'autres ouvrages. *

BOUSET, Ölüm Üzerine Söylev

Bu tip bir robotun kendisinden daha büyük ve karmaşık başka robotları nasıl üretebildiği konusunda fazla kafa yormamak gerekir. Bu durumda büyük bir olasılıkla, üretilecek nesnenin (robotun) büyük boyutları ve karmaşıklığı nedeniyle, Kullanım Bilgileri I'in verdiği bilgiler gerekecektir. [...] Daha sonra , A tipindeki bir robotun ürettiği bütün robotlar A ile bu özelliği paylaşacaklardır. Hepsinde Kullanım Bilgisi I'in girileceği bir yer olacaktır. [...] Kullanım Bilgisi I'in aşağı yukarı bir genin işlevlerini yerine getirdiği açıktır. Şu da açıktır ki, B tipinin mekanizması üremenin temel eylemini, yani genetik maddenin çoğalmasını gerçekleştirir, tabii ki bu da canlı hücrelerin çoğalmasında temel işlemdir.

JOHANN VON NEUMANN,
Bir Robotun Genel ve Mantıksal Kuramı

Bozulmazlığı, değişmezliği fazla yüceltenler, sanırım yaşamak hırsıyla ve ölümden korktukları için böyle konuşuyorlar. İnsanlar ölümsüz olsalardı, dünyaya gelemezlerdi, bunu hiç düşünmüyorlar. Bu kişiler kendilerini akik ya da elmas heykellere dönüştürecek bir Medusa başıyla karşılaşmayı hak ediyorlar, belki böylece sahip olamadıkları kusursuzluğa kavuşurlar. [...] Hiç kuşkusuz ki, Dünya bo-

* Her şey bizi ölüme çağırır; doğa, sanki bize verdiği güzellikleri kıskanırmış gibi, sık sık karşımıza çıkıp bize ödünç verdiği o azıcık maddeye uzun süre sahip olamayacağımızı, onu hep aynı ellerde bırakamayacağını, onun sonsuza dek pazarda bulunması gerektiğini belirtir; başka biçimler yaratmak için ona ihtiyacı vardır, başka yapıtlar için onu geri ister. (Çev. N.)

zulabilir, ancak değişken olduğu için, bir taş kütlesinden, hatta çok sert olan ve hiçbir şeyden etkilenmeyen bir elmastan bile çok daha kusursuzdur.

GALILEO GALILEI,
Sistemin iki ilkesi üzerine diyalog, birinci gün


Bütün Kozmokomik Öyküler
Sıfır Zaman ile Yayımlanmış Yayımlanmamış Bütün Kozmokomikler
Çev: Eren Yücesan Cendey, Şemsa Gezgin
YKY, syf. 177 - 178

Read more...

Kan, Deniz, Italo Calvino

>> 28 Ocak 2010 Perşembe

Yaşamın henüz okyanusların içinde olduğu dönemlerdeki koşullar, damarlarda akmayı sürdüren tarih öncesi dalganın ıslattığı insan bedeni hücreleri için fazla değişmedi. Nitekim kanımız, dünyanın başlangıcındaki denizin kimyasal bileşimine benzer bir bileşime sahiptir, ilk canlı hücreler ve ilk çokhücreliler oksijeni ve yaşam için gerekli öbür maddeleri böyle bir bileşimden sağlıyorlardı. Daha karmaşık organizmaların gelişmesiyle çok sayıda hücrenin sıvı çevreyle ilişkisini sürdürme sorunu, yalnızca dış yüzeyin gelişmesi aracılığıyla çözümlenemez oldu; oyuk yapılara sahip organizmalar avantajlı duruma geçtiler çünkü bu organizmaların içinde deniz suyu akabiliyordu. Daha sonra bu oyukların bir kan dolaşımı sisteminde dallanmalarıyla, hücrelerin tümüne oksijen dağılımı sağlandı, böylece yeryüzünde yaşam mümkün oldu. Bir zamanlar canlı varlıkların içinde yaşadığı deniz, şimdi canlıların bedeninin içindedir.

Bütün Kozmokomik Öyküler
Sıfır Zaman ile Yayımlanmış Yayımlanmamış Bütün Kozmokomikler
Çev: Eren Yücesan Cendey, Şemsa Gezgin
YKY, syf. 164

Read more...

YELKOVAN-Burkay YALNIZ

>> 26 Ocak 2010 Salı

kimse neden öleceğini bilmeden yaşadığına göre,
anlamlandırmanın gereksizliğini, damarlarından tersten takılmış bir şırınga yardımıyla alacaktır.
ve her sabah kalktığında yapacaklarını bellemiş bir saat gibi,
saat 12de üst üste binecektir yelkovanıyla,
saat 6da sırtını dönecektir yelkovanına.

-yelkovanlaştırılan ise kendisidir olacaktır ucu ucuna.

yarın,yani birazdan.
yani üç saniye sonra,
yani üç gün sonra,
karaya vuracak her belirsizlik,
bir gemi gibi açılacaktır karadan,
üç saniye önce
veya üç gün önce.

hiç tahmin etmiyordum mesela 'mesela' yazacağımı.
ve eminim ki
hiç tahmin etmiyordun,
irinlerini kıskanıp,makaslayacağımı.
ve küvet yerine,lavaboya irin kusacağımı.

çatalla harakiri yaptığın günlerin hayalini kurmak,
bir çocuğa göre,fantezi
sana göre,
kırmızı oje,desenli çorap.
peşinden koştuğun yanıltıcı ışığın içinden geçen,
tokyo'da bir otel odasında ölen 21 yaşında velet.

tam da saat 3'te ölen velet.
tam da dik bir şekilde yelkovanı kucağına oturtmuş,
orgazmında guguk kuşu fırlayan
21 yaşında velet.

3 saniye
veya 3 gün sonra
tokyo'da bir otel odasında çatal ile harakiri yapacak 21 yaşında velet,
elindeki şampanyayı vuracak geminin güvertesine,
ve karadan başlayacak,açıklara yolculuk -ölesiye-

Read more...

POSA'dan

>> 25 Ocak 2010 Pazartesi

Resim;Aydanur Çakır




...Fotoğrafların dokusundan duruşlarını bir-kaç makas darbesiyle sıyırıp, fonun ortasında oluşan boşluğa gerideki herhangi bir görüntüyü dolduran; inceltilmiş derilere fotoğraflardan sıyırdığı duruşlarının şablonunu çıkaran; uzun sopaları acıtmayacak bir profesyonellikle bedenine saplayan; yüz hatlarını dışarı taşırıp boyayarak şaşkınlığını abartan; ince perdeyle ışık arasına sıkışmış yassı duruşlarının paslı hareketlerini yaşam dışı –yasal- kavislerle sabitleyen; perdenin ardında , üst üste yığılmış boyutsuz kişiliklerini senaryosuz bir gölge oyununun gelişimine hazırlayan; yaşamı yaşamdan sıyırıp gölgelerden ibaret kılan kim?!...

Read more...

O KİMDEN SONRA BEN


  .....çatlamış toprağın, koşarak gelen suyla sakatlanmasını;denizin balık solungaçlarının acele acemiliklerinde boğulmasını cinnet
sakinliğiyle oyuyorum tırnaklarımı kemiren 'anlam'ın gizli yüzeyine.
....gökte asılı kalan dilekleri toplayıp çuvalına tıkıyor gök faresi. uçurtmaların kopuk ipleri;uçurtmalardan kurtulan çocuklar oyunun dışına kaçıyorlar;taşıyorlar göbekbağlarının çitlediği ağıldan; kaçırıyorlar suyu topraktan;ateşi
buluşumuzu unutturuyorlar.
...mağaranın duvarlarında resimler; resimlerde mağara duvarları;
kelime yok henüz; anlam çıplak.

Resim;Aydanur ÇAKIR

Read more...

Hafız HIRS, YİRMİLİK STEPNELERİ

>> 07 Ocak 2010 Perşembe

toprağın ılık ve ıslak yüzünde usul usul ilerleyen adımlarımın beni taşıdığını fark edeli çok geçmemişti. önce dikenli tel hattını takip ettim, cascavlak gözlerimi paralayan kaynak ışıltılarını geçtim, telde uluyan kuşlardan yaprak kopardım yakama taktım, kolonyamla saçlarımı ve yüzümü güzelce ütüledim. ilk buluşmamıza özensizce hazırlanarak gitmekten duyacağım utanç gardımı almama, gardım gözlerimin ferini ayarlamama ve fermuarını pantolonumun kıyneşik bırakmama yol açtı. sandım ki bu çekicilik gurultularını hazımsızlığımın iyileştirir ve onun ince, parlak, keskin dişlerini dilimle ve ona hiç zarar vermeksizin sayabilirim. otuziki beklerken otuzdört çıktı. yirmilik stepneleri. yine de tekeri patlayan ağız çok ilerlemez dedi içimden anneannem olduğunu ileri süren gerizekalı kurt. hassiktir oradan deyyus, dedim, dişlerim kamaştı, öyle güzeldi ki sövmek, sönmekte olan bir penisi el yordamıyla doğrultması gibi büyük hızarların. ah hızarlar... yarılan büyük kütüğün fışkırttığı telaş parçacıkları, pazar yerlerinin hem dağınık hem derli toplu enfes kokusu, inleyen nağmeler, göçücü kuşlar, ağaçları kakanlar, jelatin kargalar, serçe katarları, solucan lokantaları, mırıldandığım dualar, hafız, harekete geçen ağaç kitleleri, sokakları arşınlayan eylemci sardunyalar ve her şeyi yaratan hızarın geğirtileri. aşkım, hep var ol büyük hiçlik ve lütfen parçalara böl taşıya taşıya yükümü yitirdiğim yolda şişen benlik yalanımı. özgürleştir adımlarımı.

HARÇ YAYINLARI, Syf: -13

Read more...

Mutlu MUTLAK, MUTLULUKLAR PİKABI

mutluyum, mutlusun, mutlu, mutluyuz, mutlusunuz, mutlular, mutluluk mutlaka muttan gelmekte olan bir çeşit umut. ve bir vampire tutulan haç gibi uzatırız birbirimize bazen: fakat görmüyor musun mutluyum ben, ben mutluluğu hak etmemiş miydim, bunları düşünmemize gerek yok, en azından ben düşünmek zorunda değilim, ben işte tanrıların en değerli yapısı, iyilik biçiminde yapılmış ve denize atılmış nicedir balıkların bildiği; ama o balıklar ıslak ve yapışkan olmaklıkları ile mutluluğuma gölge düşürmeye çalışan hükümdar bozuntuları gibi uçucu kalıt, gömüt, anıt. bir vampire tutulan haç gibi mutluluğum işte senin elini kolunu bağlayıp beni kendimi sorgulamak cezasından uzak tutması gereken romans. sonra gözlerime çektiğim kalem izi, bıyığımı traş ettiğim jilet, kollarımı taradığım bıçak, içimi yıkadığım alkollü sıvı, ciğerimi daladığım zehir, otobüsümü şaşırdığım unutkanlık, dalgın küllü mutluluk. şimdi özensizce siparişini vermiş olduğum cızırtılı burger, derin dondurucunun aptal ve hatırlatıcı duvarlarında küçük kız çocuğunun anlamsız el izleri, derin döndürücünün bunalttığı başım yani hatıralar ve anlamlandırma süreci, oysa büyük tabelalardan müteşekkil dünyada ne hacet gereksiz beyin yorgunluklarına hazır ben mutluyken, sen mutluyken, o mutluyken, biz mutluyken, siz mutluyken ve elbet onlar mutluyken.


MUT PLAKÇILIK, Syf: 2011

Read more...

isimsiz, Uzay Kere

>> 04 Ocak 2010 Pazartesi

Read more...

isimsiz, Uzay Kere

ipler vardı içiçe geçmiş. hepsi birbirinin üzerinden defalarca geçmiş, kıvrılmış, dolanmış, tekrar dolanmış, tekrar geçmiş. gözünün görebildiği tüm açıklıkları örten, gökyüzünün büyüklüğüne eş bir alanı tümüyle kaplayan ipler. renkleri ayırdedilemiyordu. renk uçup gitmişti sanki; kimyasındaki renk her bir ipin, başka bir kimyanın akılalmaz seviciliğine teslim olmuş gibiydi. tüm renkler uça uça ona doğru yönelmiş, her biri kendinden geçip o bütüne ait olmaya varmıştı. görebilseydim diye düşündü, bu düşündüklerimi görebilseydim anlayabilirdim.
bir adım daha attı. durduğu noktadan iplerin ucu bitimi başlangıcı hiç bir ayrıntısı görülmüyordu. bir bağlantı bir çıkışı görmeye çalıştı gözleri. tek görebildiği geçişlerdi; birbirinin üzerine binerken altından geçen; üzerinden geçerken altından işleyen, kesişen sayılamaz sayıda çizginin varettiği geçişler.
tek düşünebildiği içinden geçebilmekti. içine girdiği kadının içinden baktığını görüyordu kendine uzaktan bakarken. kendi gözlerini açtığı zaman gördüğü, kadının içinden görebildikleriydi ne yazık ki. bu defalık diye düşündü. ellerini bıraktı ve düşmeye başladı. düşerken iplere uzanabildiğini farketti. ilk görüşte sınırlarını algılayamadığı ağ, şimdi onu da mı kendine katıyordu? düşemediğini, asılı kaldığını düşündü. yanılıyordu. asılı değildi, yükseliyordu. hissedemese de hareketini, dönerek ilerleyen her yöne doğru açılan renklere uyum sağlamıştı. gidiyoruz dedi kadına, gidiyoruz yine.

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=17575942

Read more...

About This Blog

Lorem Ipsum

  © Blogger templates Romantico by Ourblogtemplates.com 2008

Back to TOP